26 Ağustos 2010 Perşembe

Aylak Adam (Eleştiri)



Sıkıntıyla başlar Aylak Adam’ın hikayesi, üstelik ne mükemmel bir giriştir o! İlk üç sayfayı okumak, neredeyse tüm kitapta anlatılan öyküyü anlamak için yeterli olabilir. Cümleler arasına sıkıştırılmış küçük ipuçları ilk bakışta insanın gözünü korkutan bir labirent yaratır çevremizde, taşı bu kez suya atmıştır deli de çıkarmaya uğraşırken anaforlarında boğuluruz. Aslında bir aylak için böylesi bir yaşamın fazla karışık olacağını, onunkinin en iyi ihtimalle kapanmayan bir çember olabileceğini derinlere daldıkça anlarız.

Bilmeden, kendisine sorulmadan konduğu için ismine pek önem vermiyor; kişiyle “en az ilgili olan yanıdır” ne de olsa ad. Yazar da onun bu arzusuna boyun eğip C. diyerek geçiştiriyor onu.

Zaman bile bir garip akar onun için, hikayesi dört mevsimle nitelendirilmiş olsa da okur hep bir beşinciyi, araya girecek bir altıncıyı, kendine güzle kış arasında yer bulacak bir yedinciyi bekler. Bitmeyen, kırık çember tasavvuruna en kuşbakışı olarak bu zaman algısında rastlarız.

İstanbul, kitabın belki de ikinci ana karakteridir; fakat bir yandan da yerine başka bir kentin rahatlıkla konabileceği bir soyutluğa sahiptir. Simitçiler, pastaneler, garsonlar; tramvaylar ile plajlar sanki hep alışık olduğumuz figürler gibi durur; Taksim’in, Karaköy’ün renkleri. Şehrin kendimize has sandığımız karmaşası tanıdık tınısıyla gülümsetir, fakat düşününce bir Fransız bunlara neden yabancı olsun ki? Bana kalırsa Aylak Adam’ın geçtiği mekan, kafamızın içindeki şehirdir, zihnimizin başkentidir ve asıl olarak evrenselliğe de bu yerelliğiyle ulaşır Yusuf Atılgan. Gereksiz betimlemelerle bizi sınırlandırmaz; bu üslubu, mekanı, yaşayan bir kahramana, dinamik bir gölgeye dönüştürür.

Aylak Adam’ın zihni de bir başka çıkmaz sokak aslında. Ustaca anlatılan hikayesindeki detayları teker teker keşfettikçe geçmişten gelen kompleksler, anıların getirdiği yüklerle yönlendirilen yaşamını daha iyi anlıyoruz. Aslında ne kadar özgür sansa da insan kendini, varoluşçu hapishaneden kaçamıyor. Her şeyin arka planında anne yerine teyzeye yönelmiş bir Oedipus bastonu var mesela. C. topluma hakim olan aşk ve sevgi kalıplarını reddederken aradığı bu figürü, kimi zaman takip ettiği bir kızın gözünde, çoğunlukla çorapsız bir bacakta, bazen de şaşı kadının kucağına kafasını koyduğu anda yakalıyor ve aslında içten içe iradesine hakim olan güçlerin zincirlerine bağlı olduğunu anlıyor. Kitabın sonu da bu açıdan yorumlanabilir diye düşünüyorum, o bildiğimiz karakterin aydınlanma noktası gösterişli bir final yaratıyor bizim için. Aynı zamanda da umutsuz bir boş vermişlik hissi, onun Aylak’lığını alıp Adam’lığını bırakan karamsar vazgeçiş… Artık yeni bir sıfat bulması gerekecek kendine, arayışının bir yere ulaşamayacağının; “insanların hızlı yaşadıkları bir çağda”, “yıllardır aradığını bulur bulmaz yitirmesine sebep olan bu saçma, alaycı düzene” ayak uyduramayacağının ayrımına ilk kez bu kadar şiddetli varmıştır çünkü. Anlaşılmak istemiyor belki hiçbir zaman, ama kendisini anlamayacakları gerçeği onu kızdırıyor. Bu, onun dans edebileceği bir tempo değil; hayatta kalmak, devam etmek istiyorsa kafasında duyduğu piyano ezgilerine dönmesi gerek.

Tüme daha ne kadar var bilmiyorum, biz yolumuza bakalım.

Kitaba evrensel bir nitelik katan başka bir değere dikkat çekmek istiyorum, şehir hayatı ve toplumsal yaşam hakkındaki küçük tespitlere. Aylak Adam- asıl hikaye olmasına rağmen, arka planda bırakılan arayışının ötesinde- genellikle günlerini iğrendiği diğer insanlara bulup buluşturarak, sıkıldıkça birilerine kulp takarak geçirir. Kadın-erkek ilişkileri, paranın arabuluculuğu, sinema salonları erotizmi, “kendilerini ille eğlenmek zorunluluğunda sanan insanlar” ve hatta her zamanki gibi vedalaşan insanlar da onun gözlemlerinden nasibini alır. “Sinemadan çıkmış insan”, “bir yerin müşterisi olmak”, “kadınlardaki sıvışkan, arka sallayışlı dişilik”, “korkuluksuz köprüden geçmek” gibi özgün ve karikatüristik tasvirleri ile dikkat çeker. Tam gün çalışan bir seyyar bir yargıç gibidir o, sadece bu işten para kazanmaması onu işsiz, güçsüz, aylak yapar mı gerçekten?

Teknik açıdansa dönemin Türkiye’si için oldukça yenilikçi, yol açan bir anlayış görüyoruz. Bilinç akışı, zaman ile şahıs kipleri arası ani geçişler, günlük ve mektupların ustaca serpiştirilerek hikayeyi destekleyen rolleri… Beni tek rahatsız eden kısım, sanırım yazarın ara sıra lafa girmesiydi; affedersiniz ama siz kimsiniz, bu yorumları kimin ağzından yapıyorsunuz diye sormak istedim o sıralarda da kibar samimiyetsizliğimin farkına varıp utandım.

Bilmiyorum, Tutunamayanlar Ansiklopedisi’nde Türk edebiyatının en garip anti-kahramanlarından biri olan C.’yi ilk cilde koymak fazla iddialı bir tavır mı olurdu. Sonuçta bir arayışı, sarılacak-var olmayan, metaforik- bir kadını vardır onun ama gerçekte tutunamama sorunu; güçsüz bir ciğeri, yüksek ve ulaşılamayacak bir dalı ifade etmez mi aynı zamanda ve üstelik o, “gülünç olmayan tek tutamağı… gerçek sevgiyi” aramaktadır hala, henüz tutunamamıştır…

1 ses çıkmış:

Su Gül dedi ki...

Aylak adamın benlik çatışması ve ruhsal bunalımları daha derinden incelenebilir; bu konuda daha önce yaratılmış benzer roman karakterlerinden yardım alınabilir, kıyaslama yapılabilir. Yine de güzel bir değerlendirme olmuş. Özellikle yerellikten evrenselliğe geçiş, tanımlardaki gerçek veya kurgusal dünya tespitleri isabetli. Elinize sağlık.

 

Term Life Insurance Quote